16 Eylül 2009 Çarşamba

bay bay blogır

bugün yine çok yorgundum. ben bile bıktım bu sürekli yorgunluk halinden. oğlum, comandante, ailem filan nasıl dayanıyor hiç bilmiyorum. seviyorlar mı beni ne:-P

eve geldim ve küt diye kendimi divana atıp horul horul uyudum. tuhaf bir rüyadan, kabusa dönüşme evresine geldiği anda uyandım. sonra bilgisayarı açtım ve bir baktım yine ulaşılamıyor bloglara.

artık blogır'dan fenalık geldiği için (ve tabii ki uyuyup dinlendiğim için) değişiklik yapmaya karar verdim ve nihayet wordpress'e geçtim! zaten oldum olası özenirdim onun sayfa düzenine:)

yazıların hepsi orada şu anda. mazruf aynı yani, sadece zarf değişti. artık adresi budur xibalba'nın. hem temaları da daha güzel. dağlar, denizler filan koydum sizin için yahu:)

bu blog da bir süre burada kalacak. geri sayım bitince, kırmızı düğmeye basıp havaya uçuracağım. görüşmek üzere...

15 Eylül 2009 Salı

rodrigo

star tv'de beşiktaş-m.united maçını kim sunuyor bilmiyorum ama şöyle dedi az önce bu adam:

"birazdan rodrigo tello oyuna girecek. rodrigo tabata ve rodrigo tello. iki rodrigo umarız sahada bir konçerto sergiler."

sonra ne oldu? rodrigo tabata çıktı, rodrigo tello girdi. yani resital mi oldu şimdi?

edit: az önce de seyircileri anlatırken şöyle buyurdu: "liverpool maçında da moskova filarmoni orkestrası gibi demiştim. duyuyor musunuz, yaşıyor musunuz, hissediyor musunuz? atkılar, eller, her şey havada. dilerseniz biraz susalım, bu anı yaşayalım." maç anlatıyosun birader, ne susması?

"ben"e itirazı olan var mı?

bazen akla geliyor, insan neden hep "ben"i anlatıyor diye. aslında nedeni basit: ben neysem siz de osunuz, siz neyseniz ben de oyum. beni bilmeden insanı bilebilir miyim?

bir katil ile aramdaki fark nedir? sadece seçim. bende de var öldürme isteği, potansiyeli. duruma göre cesaretim bile olabilir. ama yapmamayı seçiyorum, tek fark bu.

ben de dedikodu yapabilirim olur olmaz yerde. beni ilgilendirmeyen işlere burnumu sokabilirim. neden yapmıyorum? merak etmediğimden mi? hiç alakası yok. deliriyorum bazı şeyleri anlatmak ya da bilmek için. ama en azından birilerine zarar vermemek için yapmamayı seçiyorum.

ben de herkes kadar öfkeliyim, sabırsızım, heyecanlıyım. zaman geçtikçe insan öğreniyor öfkesini az da olsa alt etmeyi, sabretmeyi, heyecanını yenmeyi. daha doğrusu, doğasını yenmeyi değil belki ama kontrol etmeyi öğreniyor.

"neden o?" sorusu ile "neden ben değilim?" sorusu arasında dağlar kadar fark var. "neden o?" insanı kıskançlığa, aşağılamaya, olumsuzlamaya götürüyor. "neden ben değilim?" ise özeleştiriye. ama biz hep ilk soruyu sormaya eğilimliyiz, kendimizle yüzleşemediğimiz için.

dedim ya, siz neyseniz ben de oyum. pandora'nın kutusuyum ben. kötülükleri saçarım etrafa sizin gibi. bu kötülüklerin yönünü tayin edebilirsem ya da tersine çevirebilirsem ne mutlu. umudumu korurum arada sırada tökezlesem de. en altta kaldığı için ulaşmak zor olur bazen umuda. sizin kadar meyilliyim ölüme ya da boşvermeye. siz neyseniz ben de oyum. kehribar oda'yım ben. talan edilmiş, köklerinden koparılmış, suretleri çıkarılırken aslını gizlemiş...

kendinize bakmaktan korkuyorsanız, yanınızdakine bakın. çok şey göreceksiniz...

ve bu gece şöyle de dua edebilirim aslında: "and the dirt still stains me,
so wash me until i'm clean."

14 Eylül 2009 Pazartesi

yanlış yerde olmak

(sevgili hamile guguk kuşu, sen okuma lütfen bu yazıyı. hemen kapat, yoksa cıs yaparım ha!)

ilk cuma sabahı görmüştüm onu. üst geçidin merdivenlerinden inip o nefret ettiğim e-5'e çıkacak ve servisi bekleyecektim. merdivenlerin alttan üçüncü basamağında duruyordu. o kadar küçük ve o kadar güzeldi ki... sapsarıydı, ela gözleri vardı. her ayak sesinde irkiliyordu. hayat çok yabancıydı ona. en fazla basamağın diğer ucuna kadar gidebiliyordu. birkaç kişi yaklaşmaya çalıştı ama izin vermedi. korkudan ölecekti neredeyse.

servis gelene kadar izledim. belki annesi çıkagelir diye bekledim. neden terk edildiğini anlayamadım. hasta olduğu için gözden çıkarılmış mıydı? ama bir şans verilmeliydi ona. sonra servis geldi. bindim ve kitap okuduğumu görünce beni matah bir şey sanan türk dili ve edebiyatı hocasının ancak okumaya yeni başlamış bir çocuğa yapılabilecek övgülerini dinledim. sonra çağımızın her cengaveri gibi, gördüklerimi unuttum gitti. ne merdiven kaldı aklımda ne de o sarışın güzellik.

***

bu sabah gördüm onu. üst geçidin merdivenlerinden inip o nefret ettiğim e-5'e çıkacak ve servisi bekleyecektim. merdivenlerin alttan üçüncü basamağında duruyordu. o kadar küçük ve o kadar güzeldi ki... sapsarıydı, gözleri kapalıydı. ayak seslerini duyamazdı artık. yabancısı olduğu hayatı, çeyreğine bile gelmeden bırakmıştı. çevresinde birkaç gazete kağıdı duruyordu. kafası o kağıtların arasına gömülüydü. açlıktan ölmüş olmalıydı. çöpçüler uğruyorsa oraya, alıp atacaklardı muhtemelen.

yaşarken yarım saat içinde unuttuğum o küçük kediyi, toplam yarım saat kadar oturabildiğim, sürekli orada oraya koşuşturduğum yoğun bir iş gününde bir an bile unutmadım. çünkü unutmamak için yaşam yeterli bir gerekçe değildi benim gibi körler için. ancak ölümle anlam kazanıyordu anımsamak. ah be çocuk! ne olurdu sanki o merdivenleri çıkmaya cesaret edebilseydin! orada evler vardı. birileri mutlaka el uzatırdı sana.

***

kedicik bana dila'yı düşündürdü. selimpaşa'daki selde kaybolan 1,5 yaşındaki bebeği. ailesinin çaresiz arayışlarını. haber ajanslara düşmeden önce, bir arkadaşım vasıtasıyla maili gelmişti bana. en iyi olasılıkla birinin bu yavrucağı kurtarıp sonra polise teslim ettiğini, en kötü olasılıkla da yavruları için hiç olmazsa bir mezar yaptırabilmeyi umuyorlardı.



kedicik kadar korkmuş olmalıydı dila. korkacak vakti kaldıysa tabii. her zamanki gibi, büyükler öldürmüştü çocukları. her zamanki gibi unutacaktık. bir tek ailesi unutmayacaktı. bir sürü insanı kaybettim, hepimiz gibi. genç ölümler de çok oldu hayatımda. ama benim hayal bile edemediğim bir acıdır insanın evladını kaybetmesi. dostum burak öldüğünde annesi yıllarca evinden çıkmamıştı. o dalyan gibi, delikanlı oğlu olmadık bir saatte gelip kapıyı çalacak diye. burak'ın abisinin evlenmesine sevinebilmiş miydi? torunlarını ağız tadıyla sevebilmiş miydi hiç? gidenin gelmediğini kabullenebilmiş miydi?

***

bugün sınava geç kalan ve yanlış salona giren taze bir üniversiteliyi doğru salona götürürken, dolu dolu gözlerle yüzüme bakıp "hocam, bugün her şey ters gitti, ben şimdi ne yapacağım?" demesi canımı çok yaktı. normalde alaycı alaycı gülüp içimden "sen daha ne gördün ki bebiş?" demem gerekiyordu. diyemedim. o kediciğin gözleri gibi mahsun ve ürkmüş bakıyordu çünkü.

13 Eylül 2009 Pazar

comandante'ye mektuplar - 13

comandante,
hayatım boyunca hiç bu kadar huzurlu bir pazar geçirdim mi bilmiyorum. huzurun tanımının, sarılmak ve kediler gibi tembel tembel mırlamak dışında hiçbir şey yapmamak olması tuhaf. oysa nerelerde aradık onu... müzikte, şiirlerde, kitaplarda, dualarda... bunların hepsi bencillikti. bir şey dinledik, okuduk, istedik, sırf o bulunmaz huzuru yakalayabilmek için. karşılık bekledik yani. dualarımız bile bencilceydi, teslim olmayı bir türlü başaramadığımız için.

oysa bu sabah, huzur buradaydı. kapı altlarından, pencere kenarlarından sızdı içeriye. beklentisiz, bencillikten uzak, karşılık verme telaşında olmadan geldi. bu sabah, hücre hücre var olduk seninle. yapılması gereken tonlarca işi, yazılması gereken yazıları, okunması gerekenleri umursamadan, şu hayatta var olduğumuzu iliklerimize kadar hissederek yeniden kurduk cümlelerimizi.

sevgilim comandante,
bu sabah yeni bir dille konuşmaya başladık. yeni bir bölümüne geçtik bu hikayenin, farkında mısın? bu sabah, huzurun ellerinde yoğruldu sevgimiz. ve sırf bu sabah için bile ölesiye sevebilirim seni...

12 Eylül 2009 Cumartesi

alamut kalesi

sabah... hafta sonu için erken bir saat. gece dediğimiz şey ise güneşe sırt çevirmemizden ibaret. her gece kalemize kapanıyor; sonra her şafak vakti güneşe karşı kendi ruhumuzu idam ediyoruz. içimizdeki ya da dışımızdaki sabbahları dinliyoruz. ve bir seyyah gibi, yönümüzü çizdiğimizi sanarak, dolanıp duruyoruz.

kutupsuzuz oysa. kalbimiz köçek biraz. kıvraklığı yönümüzü şaşırtıyor. aklımız ise kalbin çalımlarıyla mücadele etmekten yorulmuş. umumi helâda içimiz dışımıza çıkana kadar kusarken biz, kapıda nöbet beklemekten başka bir şey gelmiyor elinden. ne yaparsa yapsın, limon kolonyasının keskin kokusundan başka bir şey sunamıyor. o koku ise hemen hemen herkeste aynı. (sözde) ortak akıl diye bir şeyin olduğu gibi, (en azından kavramsal bir) ortak kalp de olsaydı keşke. ritimler tutmuyor bir türlü. kale kapısı kapanıyor, arkasına kalın bir kalastan sürgü takılıyor. iki de nöbetçi dikiliyor.

11 Eylül 2009 Cuma

dinozor, çember, zincir

başım çok ağrıdığı için koltukta biraz uzanmıştım. çok acayip bir rüya gördüm ve bütün acayip rüyalarım gibi, sonunu getiremeden uyandım.

bir sorun var bende. fiziksel bir sorun değil. ruhsal bir şey fakat delirmiş de değilim henüz. annem en sonunda beni bileğimden zincirliyor eve. sözlerini hatırlamıyorum ama hissettiğim kadarıyla şunu demek istiyor: "senin başka türlü kendine döneceğin yok." bileğimde zincir öylece kalakalıyorum.

sonra içim daralıyor. yalvarıyorum. "anne, ne olur sahile inelim. kalamayacağım burada." tutuyor beni elimden. yeşilköy'deki evimiz gibi bir yer. evden çıkıyoruz, bahçeyi geçiyoruz, hop sahildeyiz. bir sürü insan tek bir noktada toplanmış, yüzüyor, oynuyor, eğleniyor. sağa dönüp yürüyoruz tenhaya doğru.

birden deniz sanki tuz gölüne dönüşüyor. öyle beyaz ki insanın gözünü alıyor. kum ile deniz birbirine giriyor. insan adım attığı yeri bilemiyor. bir şeyler konuşurken annem vaktiyle bir kızkardeşi olduğundan bahsediyor. öldüğünü söylüyor. onun hakkında bir sürü şey anlatıyor. tam da "ben"lik şeyler ama dikkatimi daha çok çeken bir şey oluyor.

su aralanıyor, içinden tarih öncesinden kalma, hani tam da hayalimizde canlandırdığımız gibi bir dinozor çıkıyor. yavaş yavaş kumsala yaklaşıyor ama çok yakınımıza gelmiyor. ağzının bir hareketiyle bir çember oluşuyor havada (çember/daire takıntımı bilir okuyanlar). o anda ben hava boşluğuna düşmüş gibi oluyorum. kalbim ritmini şaşırıyor. kan sanki daha hızlı akıyor damarlarımda, beynim zonkluyor. sonra bir dinozor daha aynı şeyi yapıyor. hayatımın geçiş noktalarını belirliyor sanki bu çemberler. her biri birer vakumlu tünel gibi. ağlamaya başlıyorum. "anne, dönmeliyiz. anne, yazmalıyım ben. hemen!" koşarak eve gidiyoruz. bilgisayarı açıyorum.


uyandım. ne yazardım bilmiyorum. bu cümleler olmadığından eminim. ama sanırım ne yazacağımı bilmek hiç de güzel olmazdı.