(sevgili hamile guguk kuşu, sen okuma lütfen bu yazıyı. hemen kapat, yoksa cıs yaparım ha!)ilk cuma sabahı görmüştüm onu. üst geçidin merdivenlerinden inip o nefret ettiğim e-5'e çıkacak ve servisi bekleyecektim. merdivenlerin alttan üçüncü basamağında duruyordu. o kadar küçük ve o kadar güzeldi ki... sapsarıydı, ela gözleri vardı. her ayak sesinde irkiliyordu. hayat çok yabancıydı ona. en fazla basamağın diğer ucuna kadar gidebiliyordu. birkaç kişi yaklaşmaya çalıştı ama izin vermedi. korkudan ölecekti neredeyse.
servis gelene kadar izledim. belki annesi çıkagelir diye bekledim. neden terk edildiğini anlayamadım. hasta olduğu için gözden çıkarılmış mıydı? ama bir şans verilmeliydi ona. sonra servis geldi. bindim ve kitap okuduğumu görünce beni matah bir şey sanan türk dili ve edebiyatı hocasının ancak okumaya yeni başlamış bir çocuğa yapılabilecek övgülerini dinledim. sonra çağımızın her cengaveri gibi, gördüklerimi unuttum gitti. ne merdiven kaldı aklımda ne de o sarışın güzellik.
***
bu sabah gördüm onu. üst geçidin merdivenlerinden inip o nefret ettiğim e-5'e çıkacak ve servisi bekleyecektim. merdivenlerin alttan üçüncü basamağında duruyordu. o kadar küçük ve o kadar güzeldi ki... sapsarıydı, gözleri kapalıydı. ayak seslerini duyamazdı artık. yabancısı olduğu hayatı, çeyreğine bile gelmeden bırakmıştı. çevresinde birkaç gazete kağıdı duruyordu. kafası o kağıtların arasına gömülüydü. açlıktan ölmüş olmalıydı. çöpçüler uğruyorsa oraya, alıp atacaklardı muhtemelen.
yaşarken yarım saat içinde unuttuğum o küçük kediyi, toplam yarım saat kadar oturabildiğim, sürekli orada oraya koşuşturduğum yoğun bir iş gününde bir an bile unutmadım. çünkü unutmamak için yaşam yeterli bir gerekçe değildi benim gibi körler için. ancak ölümle anlam kazanıyordu anımsamak. ah be çocuk! ne olurdu sanki o merdivenleri çıkmaya cesaret edebilseydin! orada evler vardı. birileri mutlaka el uzatırdı sana.
***
kedicik bana dila'yı düşündürdü. selimpaşa'daki selde kaybolan 1,5 yaşındaki bebeği. ailesinin çaresiz arayışlarını. haber ajanslara düşmeden önce, bir arkadaşım vasıtasıyla maili gelmişti bana. en iyi olasılıkla birinin bu yavrucağı kurtarıp sonra polise teslim ettiğini, en kötü olasılıkla da yavruları için hiç olmazsa bir mezar yaptırabilmeyi umuyorlardı.

kedicik kadar korkmuş olmalıydı dila. korkacak vakti kaldıysa tabii. her zamanki gibi, büyükler öldürmüştü çocukları. her zamanki gibi unutacaktık. bir tek ailesi unutmayacaktı. bir sürü insanı kaybettim, hepimiz gibi. genç ölümler de çok oldu hayatımda. ama benim hayal bile edemediğim bir acıdır insanın evladını kaybetmesi. dostum burak öldüğünde annesi yıllarca evinden çıkmamıştı. o dalyan gibi, delikanlı oğlu olmadık bir saatte gelip kapıyı çalacak diye. burak'ın abisinin evlenmesine sevinebilmiş miydi? torunlarını ağız tadıyla sevebilmiş miydi hiç? gidenin gelmediğini kabullenebilmiş miydi?
***
bugün sınava geç kalan ve yanlış salona giren taze bir üniversiteliyi doğru salona götürürken, dolu dolu gözlerle yüzüme bakıp "hocam, bugün her şey ters gitti, ben şimdi ne yapacağım?" demesi canımı çok yaktı. normalde alaycı alaycı gülüp içimden "sen daha ne gördün ki bebiş?" demem gerekiyordu. diyemedim. o kediciğin gözleri gibi mahsun ve ürkmüş bakıyordu çünkü.